9.05.2026
Bir keşif üstünde iz sürme…Göbeklitepe,Klaus Schmidt hocanın ‘’keşfi’’ nden sonra 2018’de UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alındı.
İnsanlığın ‘’bilgi şeması’’ değişmişti…
Avcı- Toplayıcı toplumun ilk çağ insanları, günümüz Urfa’sına 20 km yakınlıktaki bir yerde, yerleşik olmadan, yerleşiklikliğin anlamlı örneklerini gösteriyordu.
‘’İstisnai Yapı’’lar oldukları kesin olan ‘’Toplanma Mekânları’’, bir mühendislik+ taş ocak ortak becerisi olan ‘’T,, şeklinde diktaşlar, çeşitli heykelller ve daha nicesi yazının keşfinden 6.000 yıl evvel yaratılmıştı.
Bu keşif Türkiye’de bilim dünyasını hem heyecanlandırdı, hem de sarstı… Alman Arkeoloji Kurumu (DAİ) olanaklarıyla yürütülen kazıların kapsamı genişletildi. 2019’de T.C. Kültür Bakanlığı Karahantepe Bilim Merkezi oluşturuldu. Taş Tepeler Projesi başlatıldı. Çeşitli disiplinlerden yaklaşık 200 bilim işçisi tam gün / tam yıl çalışmaya başladı.
Bilim ‘’yanılmamıştı’’. Türkiye’nin güneydoğusunda, Bereketli Hilâl üstünde en az 10 yerleşim, 500-1500 insanlık, 20 km2 lik alanda, yaklaşık 1500-2000 yıl birlikte yaşamıştı. Göbeklitepe tek örnek değildi…
Hepsi, yerleşik tarım toplumu dönemine geçmeden bu toplum yapısına uygun yaşama / yaratma / davranma / üretme özellikleri gösteriyordu.
Berlin Sergisi…Bu bulguların sergilenmesi gerekiyordu, bu yapıldı… Berlin’in 200. yılını kutlayan Berlin Müze Adası üstünde konumlanmış James Simon Galeri’de bilim ‘’Oluşan Topluluklar‘’ (Gebaute Gemeinschaft) adlı sergi 6 Şubat’da açıldı. Sergi 19 Temmuz’a dek açık. Sergiye çok büyük ilgi, ziyaretçi sayısının yüksekliğinden belli.
Bu serginin etkisinden esinlenmiş olması muhtemel Le Monde gazetesi, 6 Mayıs’da 2 sayfa üstünden ‘’Türkiye’de Dünyanın ‘Göbeği’ olarak bilinen Göbeklitepe arkeologları büyülemeye devam ediyor ‘’ başlığıyla, gazetenin Türkiye muhabiri ve gerçek bir Türkiye uzmanı olan N.Boucier’in kaleminden anlamlı bir inceleme-haber yayınlıyor ( Ekte bu metnin tamamı var). Tabii ki bütün bunlardan, kültürü 24 saat ve 7 gün esasıyla radarıyla takip eden Atila Alpöge’nün iletisiyle haberdar oluyorum. Bu misyon görevi için ona kalben teşekkür ediyorum.
Serginin Anlattıkları… Serginin kapısında bizi kuratörlerinden, bir gün önce bilim doktorasını veren arkeolog Dr. M. Andrea Valsecchi Gillmeister karşılıyor. O, serginin kuratörlerinden. Sürecin tüm aşamalarından yana bizi bilgilendiriyor. Süreç uzun ve çokca imzayı gerekiyor. Sonunda bu ‘’imzalar’’ alınmış ve AB’nin fiilli başkenti Berlin’nin bu yıl 200.yaşına basan en anlamlı sergi alanı ‘’Berlin Müzeler Adası’’ üstünde sergilenir olmuş.
Bu olayın mekânı kadar önemli boyutu finansman… Bunu olanaklaştıran 2 kurum Almanya Lotto’su ve Türk Hava Yolları. İkisini de bu kararları için kutlamak gerekiyor.
Sergiye fotoğraf sanatçısı İsabel Munoz’la başlayalım. Diyor ki:
-Fotoğraf, duyguları aktarabilir ve hikayeler anlatabilir. Nerdeyse tüm çalışmalarımı, ilk yerleşimcilerin yaşadığı aynı ışıklandırma altında, geceleri yaptım. Böylece, onların gördüklerini, gölgelerin büyüsünü ve gökyüzünün gizemini biz de görebiliyoruz.
Bu büyüye ‘’tanık’’ olmak istiyorsanız Taş Tepeler Sergisine bu fotoğraflanan bölümden başlamanızı önereceğim.
Düşünün ki, yağmur altı alan resimlemesi için 7 gün beklenmiş. Bir yıldızlar anı için 7 saat ‘’hazırol’’ da durulmuş.
Dokuz ‘’yaşam biçimi’’nden oluşan sergi öncelikle ‘’yapı’’ konusunu ele alıyor. Bu insanlar yerel kireçtaşını işleyerek anıtsal yapılar inşa ediyor. Bu yapılar çoğunlukla yapay mağara niteliğinde yerin derinliklerine oyulmuş. Merkezi odanın ortasında, iki büyük ‘’T,, biçimli dikilitaş bulunuyor. Bu dikilitaşlar aslında canlandırılmış insan canlandırmaları. Bu yapılar çok geniş katılımlı bir topluluk emeğiyle mümkün olabilirdi. Zira büyük miktarda toprak ve taş taşınmıştı. Topluluklar, törenlerde veya çok katmanlı zihinsel etkinliklerde (ritüel) bu ‘’istisnai yapılar’’da bir araya geliyordu.
Bu törenlerin dinsel bir oluşum olmadığı kesin, bilim bunu kanıtladı… Bu törenlerle sosyal yapı dayanışıyor,güçleniyor.
Sergide ‘’Ortak Yemek Yeme’’ alışkanlığını öğreniyoruz. Tahıl temelli yemekler tapınakların yakınındaki mutfaklarda pişiyor. Yemeklerde alkol kullanılıyor. İnsanlık daha o döneminde üzümü mayalamayı öğrenmiş.
Tahıl esaslı ‘’kolay’’ beslenme, yeni sorunların nedeni. Demir eksikliği kansızlık yaratmış.
Sergideki kanıtlardan kadının istismarının tanığı oluyoruz. Buna ‘’cinsiyete dayalı işbölümü’’ diyenler de olabilir ama kanımca hayır. Kadınlar, taş değirmenlerde taşıma ve işleme adına omuz ve ayak bilekleri erkeğe göre daha fazla aşınıyor, bu da hastalık ve erken ölüm nedeni.
Topluluk içinde konumu betimleyen simge ve sembol kullanımı var. Bu bir hiyeraşi-içi-şekillenne sayılmalı mı? Bunu henüz bilmiyoruz. Ama insanlar arasında bir farklılaşma olduğu kesin. Çünkü ortada statüyü simgeleyen özel sembol kullanımları var.
‘’Yaşam ve Ölüm’’ bu insanlık döneminde bir ‘’ortaklık’’ olarak algılanmış. Kafatası, bu dönem insanı için ‘’ruhun barınağı’’. ‘’Ayrıcalıklılar’’ın kafasında oluşturulan delikle asılması, ‘’belki’’ de yaşama mekânlarında yaşamaya devam etmesi sağlanmış.
Siyaset şimdi ‘’Tarihin Sıfır Noktası‘’ gibi nitelemelerle bu uygarlığı sergilemeye çalışıyor!
İnsanlığın boyunu aşan bu türden deyimleri kullanmaktan kaçınalım. Zira bilim çok kısa süreler içinde yepyeni bulgularla karşımıza çıkacak.
Sorular/ Sorular: Bilim, önümüzdeki yıllarda şu sorulara cevap arayacak: 1-Avcı / Toplayıcı toplumlarda ‘’otorite’’ var mıydı? 2- Kadın / Erkek ayırışımı nasıldı? Erkek egemenlik tesisine başlamış mıydı? 3-Topluluk halinde bir alanda yaşayanlar, diğer topluluklarla ne türden bir ilişki içindeydi? 4-Yazının keşfinden çok önce gerçekleşen buluşmalarda ses mi, söz mü egemendi? 5- Oluşan bir dizi hastalıkla mücadele edilebildi mi? Yokda doğal eleme mi yaşandı? 6-İlk çağda (paleolitik) insanlar avcılık için bunca kesici aleti nasıl geliştirilebildi?
Aslında buradan ‘’n,, (sonsuz) soru dizisine uzanabiliriz…
Bu sorulara belki de önümüzdeki 10-15 yıllık dönemde ‘’cevap’’ bulunabilecek. Bu yüzden Karahantepe Bilim Merkezi’nde Prof. Necmi Karul başkanlığındaki 200’e yakın kadınlı-erkekli bilim işçisine ‘’rast gele / kolay gele’’ diyorum.
Teşekkür borçları: Berlin Sergisi bir teşekkürün de ‘’aracı’’ olsun… ‘’ Kurtarma Kazısı’’ kavramını Türkiye literatürüne yerleştiren ‘’kültürel mirasın vizyoner temsilcisi’’ Profesör Halet Çambel hoca… Göbeklitepe tapınağı keşfiyle tarih tanımlamasını değiştiren Profesör Klaus Schmidt hoca…Urfa Müzesi’ni geniş boyutlarda düşünerek yepyeni bir alan üstünde yaşama geçirilmesini sağlayan dönemin Kültür Bakanı Ertuğrul Günay… Göbeklitepe / Karahantepe arkeoloji bulgusunun ülkeler ve bilim dalları arasında transferini cömetçe sağlayan Profesör Mehmet Özdoğan hoca… Kazı Projesinin koordinatörü ve bu uygarlığın kanıtlarını sergiye dönüştüren Profesör Necmi Karul hoca… Göbeklitepe kazısı bulgularını eseriyle tanıtan, Arkeoloji ve Sanat Dergisi’nin kurucusu ve bıkmaz yaşatıcısı Arkeolog Nezih Başgelen…
Sizlere, hepinize sonsuz teşekkürler…
X
Yaşar Kemal diyor ki: Bir romancının en büyük çabası, koşullar içindeki, durumlar içindeki insanı anlatmaktır. Durumlar içerisindeki psikolojisinin nasıl değiştiğini… Bizim bütün sorunumuz, insan psikolojisinde yeni ufuklara varmaktır.
------------------
9.05.2026
EK:
---
Le Monde, 6.5.2026
TÜRKİYE'DE, DÜNYANIN "GÖBEĞİ" OLARAK BİLİNEN GÖBEKLİTEPE,
ARKEOLOGLARI BÜYÜLEMEYE DEVAM EDİYOR.
Nicolas Bourcier
Bu tarih öncesi yerleşim yeri, Paleolitik dönemden Neolitik döneme geçiş sırasında avcı-toplayıcıların yerleşik hayata geçişine tanıklık ediyor. Son otuz yılın en dikkat çekici arkeolojik keşiflerinden biri olarak kabul edilen bu yer, sayısız süs eşyası ve T şeklinde heykelleriyle nefes kesici. Bölgede bugün hâlâ 200'den fazla araştırmacı çalışıyor.
Türkiye'nin güneyindeki Harran ovasında, Suriye'ye birkaç kilometre uzaklıkta, antik Urfa (Şanlıurfa) kentinden çıkan küçük, kıvrımlı bir yol üzerinde, en yüksek tepeye bakan ilginç bir modern sanat enstalasyonu yer alıyor: 60 metre uzunluğunda ve genişliğinde, bir uçtan diğer uca çaprazlama uzanan direklerle desteklenen beyaz metal bir tuval, ziyaretçilerin üzerinde yükseliyor. Sabah güneşinde, harabeler ve taşlardan oluşan bir alanın üzerine kurulmuş dev bir yuvaya, koruyucu bir kozaya sarılmış bir tür tarih öncesi Dünyanın Kökeni'ne benziyor.
Son otuz yılın en dikkat çekici arkeolojik keşiflerinden biri olan Göbeklitepe'ye hoş geldiniz. Bu muazzam gölge halesinin altında yakından bakıldığında, sanki topraktan yükselmiş gibi görünen, başka bir zamana ait bu görüntüye hayran kalıyorsunuz. Dairesel yapıların kalıntıları, duvarları ve merkez boşlukları içinde, şaşırtıcı gerçekçilikte hayvan motifleriyle süslenmiş, 2 ila 6 metre yüksekliğinde şaşırtıcı dik taşlar sergiliyor. Burada açık bir mimari başarı, mühendislerin seferberliği, heykeltıraşların becerisi, taş ocakçılarının ustalığı var; bunların hepsi hayal gücümüzü zorluyor.
Bu alan, dünyanın bilinen en eski anıtsal kompleksi. Sümer yazısından 6.000 yıl, İngiltere'deki Stonehenge'den 7.000 yıl ve Mısır piramitlerinden 7.000 yıl öncesine dayanmakta. Muazzam büyüklüğü emsalsiz; dini karakteri ise yadsınamaz. Her sütun birkaç ton ağırlığında ve hem devasa hem de narin, garip bir T şeklini oluşturuyor. Ancak asıl nefes kesici olan süslemeler: tilkiler, yaban domuzları, yılanlar, akrepler, akbabalar, yaban öküzleri, ceylanlar, muflonlar ve turnalar. Burada doğa tüm ihtişamıyla sergileniyor. Dişlerini ve pençelerini gösteriyor. Kükrüyor. Büyülüyor.
Bazı gravürler kasıtlı olarak anlatı sahneleri gibi düzenlenmiş. Duvarlara yaslanmış taş banklar, özenle cilalanmış mozaik zeminler, soyut veya geometrik semboller: her şey görünüşte kusursuz işleyen bir tiyatro ve ritüel mekanizmasına katkıda bulunuyor. Oysa yaklaşık 11.600 ila 10.700 yıl öncesine bakıyoruz. Bu, Paleolitik dönemden Neolitik döneme geçiş dönemi, seramik öncesi dönem, yavaş bir değişim dönemi. Elbette dönüşümlerin yaşandığı bir dönem, ancak yakın zamana kadar inanıldığı kadar derin, karmaşık ve kontrollü değil.
Göbeklitepe'de ilk taşların 1960'larda keşfedilmesinden bu yana, her kazıyla birlikte teoriler ve hipotezler sürekli olarak gelişti. İnsanlığın ilk tapınağı ve aynı zamanda avcı-toplayıcı halklar tarafından inşa edilmiş büyük bir kutsal alan türü olarak tanımlandı. Çelişki kabul edildi: göçebe grupların bu geniş, kalıcı kompleksi kendi elleriyle inşa ettikleri gerçeği. Ve üstünlük taslayan ifadeler de öyle. Yakın zamanda, Kasım ayında Antalya'da düzenlenecek olan COP31 iklim zirvesinin eş organizatörlerinden Türkiye Çevre Bakanlığı, "tarihin sıfır noktası"nı bulduklarını övünerek açıkladı. Urfa'daki görkemli Arkeoloji Müzesi'nde, bu alana adanmış katalog, başlığında bunun "insanlık tarihinin en önemli arkeolojik keşiflerinden biri" olduğunu ilan ediyor .
Bununla birlikte, Göbeklitepe gerçekten de medeniyetlerimizin tarihinin yeniden yazıldığı yer. İstanbul Üniversitesi Tarih Öncesi Arkeoloji Bölümü Başkanı ve Türkiye Kültür Bakanlığı'nın yönlendirmesiyle bölgede devam eden kazıların direktörü Profesör Necmi Karul, gülümseyerek, "Keşfedilecek yerlerin ve alanların sayısı ve anlaşılması gereken şeyler göz önüne alındığında, önümüzde en az yüz yıllık araştırma, kazı ve analiz var" diyor.
Son yıllarda, çevrede yirmiye yakın başka yerleşim yeri daha keşfedildi. Hepsi kültürel olarak bu uygun isimli "göbek tepesi" ile bağlantılı, farklı boyutlarda Neolitik yerleşim yerlerinden oluşan bir koleksiyon. Aynı T şeklindeki sütunlar, dairesel yapılar, heykeller ve sergiler. Öyle ki, ortak sembolik kodları, benzer mimarisi ve kültürel alışverişleriyle bölgesel bir uygarlık fikri ortaya atılıyor. Tarımdan önce yapılandırılmış toplumların gerçekten var olduğunu öne süren tarih öncesi bir "sessiz devrim". Uzun süre boyunca, tarımın ortaya çıkışının yerleşik hayata yol açtığı, bunun da bir tür dindarlığa ve nihayetinde anıtların inşasına neden olduğu düşünülmüştü.
"Işıltılı halı"
Göbeklitepe'nin tüm bu yönlerini kavramaya çalışmak için, bölgeye ilk gelen arkeologlara geri dönmeli, onların coşkularını ölçmeli, anlatılarını bir araya getirmeli, haleflerinin izlerini takip etmeli ve hipotezleri iyice incelemeliyiz. Bu yer bize Neolitik dönem ve sonrasında yaşananlar hakkında ne anlatıyor? Bu taşlar bize ne anlatıyor? Ve bize kendimiz hakkında ne anlatıyorlar?
Göbeklitepe tepesinden ilk kez, İstanbul ve Şikago üniversitelerinin Güneydoğu Anadolu'da ortaklaşa yürüttüğü tarih öncesi araştırma programının 1963-1972 yılları arasındaki çalışmalarından kaynaklanan bir araştırma raporunda bahsedilmişti. İki ünlü arkeolog, Halet Çambel ve Robert J. Braidwood'un yönetiminde, dokuz uzmandan oluşan bir ekip, bu verimli hilalin kuzey kısmı olan Yukarı Mezopotamya bölgesini aylarca keşfetmişti. Büyük barajların inşa edildiği bir dönemde, Türk yetkililer uluslararası kurtarma girişimlerini başlatmak amacıyla en azından en önemli miras alanlarını belgelemeye karar vermişlerdi.
Site, raporun 137. sayfasında referans olarak geçiyor. Sadece birkaç satırda yer alıyor: “Güneydoğuya bakan yüksek bir kireçtaşı sırtında yer alan, hafif çukurlarla ayrılmış, kırmızı topraktan yapılmış yuvarlak höyükler grubu. Sırt çıplak. Toplam çapı 150 metre ve kayalık ucundan 20 metre yüksekliğe ulaşıyor. En yüksek iki höyüğün tepesinde küçük mezar odaları bulunuyor. Alan, çakmaktaşı eserlerle dolu. Yakınlarda su yok.” Hepsi bu. Not, siteye aşina olmayanlar için Göbeklitepe'nin, Roma dönemine kadar uzanan bölgedeki diğer birçok höyük gibi, tepesinde birkaç dağınık mezar bulunan doğal bir höyük olduğunu düşündürüyor. Ancak bu, Alman arkeolog Klaus Schmidt'in (1953–2014) merakını uyandırmaya yetti.
Bavyeralı olan ve Heidelberg Üniversitesi'nde tarih öncesi ve proto-tarih uzmanı olan bilim insanı, 1994 yılında bu "göbek tepesi"ni ve çakmak taşlarını bulmak için küçük bir ekip kurdu. Bugüne kadar bilinen en eski sürekli yerleşim yeri olan Urfa çevresinde birkaç yürüyüş yaptıktan sonra, onlara yeri gösteren yaşlı bir köylüyle karşılaştıKlaus Schmidt daha sonra şöyle yazacaktı: “Toprak tepenin kenarına ulaştığımızda, daha önce gri ve çıplak olan plato yüzeyi, öğleden sonraki ışıkta, sanki kristallerle serpilmiş gibi parlamaya başladı. Binlerce çakmak taşı parçası, kaya yüzeyini pırıl pırıl bir halı gibi kaplamıştı. Ancak tüm bunlar kesinlikle doğanın basit bir oyunu değildi. Burada, insan elini uzatmıştı, giderek daha çok ikna oluyorduk: Bunlar doğal çakmak taşı yumruları değil, yongalar, bıçaklar, işlenmiş çakmak taşı parçalarıydı (…). Bu taş yığınlarından birinde özellikle büyük bir blok vardı. Tüm yüzeyleri insan tarafından özenle şekillendirilmişti ve tanımlamakta hiç zorlanmadığımız bir şekle sahipti.” Bu, şüphesiz, 1960'larda arkeolog Harald Hauptmann tarafından bölgede kazılan ilk yerlerden biri olan ve şimdi Atatürk Barajı suları altında kısmen kalan Nevali Çori'de bulunanlarla aynı tipte T şeklinde bir sütunun üst kısmıydı.
Klaus Schmidt ve küçük ekibi ilerlemeye devam etti ve daha fazla sütun parçasına rastladılar. Artık hiçbir şüphe kalmamıştı; kendilerini devasa bir Erken Neolitik yerleşim yerinde bulmuşlardı: "Tepeler, daha sonraki dönemlere ait herhangi bir eserin tamamen yokluğu göz önüne alındığında, kesin olarak MÖ 10. veya 9. binyıla tarihlendirilebilecek etkileyici kalıntılara dönüştürülmüştü." Başka hiçbir şey bulunamadı. Özellikle çömlek parçaları eksikti.
Birleştirici bir rol
Uzman, ertesi yıl kazı yapma izni aldı. On yıl süren araştırma ve kazı çalışmaları hem çok sayıda keşif hem de büyük bir sevinç getirdi. Kireçtaşı levhalar, sütun parçaları ve hatta anıtsal heykeller tüm höyüğe dağılmış haldeydi; bu da bölgenin sadece belirli bir kısmının değil, tamamının megalitik mimarinin inşası için kullanıldığını gösteriyordu.
Klaus Schmidt, sitenin herhangi bir evsel kullanımını reddediyor: "Açıkça görülüyor ki" diye savunuyor, "(...) sitenin tamamının öncelikle ritüel bir işlevi vardı. Bir dağ tapınağıydı." 2006 yılında Almanya'da yayınlanan kitabının başlığı da şüpheye yer bırakmıyor: Sie bauten die ersten Tempel ("İlk tapınakları onlar inşa etti," C. H. Beck tarafından yayınlandı) ve dokuz yıl sonra Fransızca olarak CNRS Editions tarafından Le Premier Temple başlığıyla yayınlandı.
1999 yılına kadar Urfa Müzesi ve İstanbul'daki Alman Arkeoloji Enstitüsü tarafından beş kazı çalışması yürütüldü. Hayvan kemiklerinin analizi, sığır, ceylan ve yaban domuzu gibi yabani türler açısından zengin bir faunayı ortaya çıkardı, ancak evcil türlere rastlanmadı. Bitki kalıntıları için de durum aynıydı. Sadece badem ve fıstık ağaçları gibi yabani türler ve yabani tahıllar keşfedildi.
Klaus Schmidt, başta tahıllar olmak üzere belirli kaynakların kontrollü kullanımının, yeni bir kültürün ortaya çıkmasına yol açtığı hipotezini öne sürdü. Ayrıca, avcı-toplayıcıların düzenli olarak bu belirli yerde buluştuğunu ve bunun "Neolitik dönemin kökenlerinde temel bir faktör " olduğunu belirtti. Kendisi ve ekibi, T şeklindeki dik taşların açıkça antropomorfik bir tasarım sergilediğini hızla tespit etti: yanlara doğru uzanan bükülmüş kollar ve dar yüzlerinde kenetlenmiş eller, insan figürlerinin varlığını açıkça gösteriyor. Sütunlardan birinin çıkıntılı üst kısmı çift yüzlü olarak oyulmuştur.
Ona göre, konut mimarisinin belirgin yokluğu, onu kült ve kutsal yönleri vurgulamaya yöneltiyor. Göbeklitepe'yi, tapınakları ve totemleriyle çevredeki halklar için birleştirici bir rol oynayan, büyük bir tören alanı türü olan dini bir merkez olarak görüyor. Hatta, eski Yakın Doğu mitolojilerinin beşiği haline gelen, kasıtlı olarak izole edilmiş bir kompleks olabileceğini bile öne sürüyor.
Şunu belirtmek gerekir ki, Klaus Schmidt, birçokları gibi, o dönemde Jacques Cauvin'den (1930-2001) etkilenmişti ve eserinde ondan yaklaşık on kez alıntı yapmıştır. Parlak Fransız tarih öncesi bilimci, “Naissance des dieux. Naissance de l'agriculture” (1994) adlı eserini yeni yayınlamıştı. MÖ “10. ila 7. binyıllar arasındaki Levant ve Yukarı Mezopotamya'nın "sembolik temsilleri" üzerine yaptığı çalışmayla, din ve kutsal alanların ortaya çıkmasıyla birlikte zihniyetlerdeki değişimin, sosyo-kültürel değişimlerin ve tarım ve hayvancılığa dayalı bir geçim ekonomisine geçişin kökeninde olduğunu göstermeye çalışmıştı. Teorisi, bitkilerin evcilleştirilmesinin, yeni türden ilahi varlıkları onurlandırma arzusunun bir sonucu olduğunu öne sürüyordu.
"Karmaşık sosyal örgütlenme"
Ancak bu durum artık arkeoloji tarafından çürütülüyor. Klaus Schmidt'in ölümünden sadece birkaç ay önce, Ocak 2014'te, Paris'teki Sorbonne tarafından düzenlenen bir doktora çalıştayında, Neolitik sembolizm uzmanı Hélène Huysseune, bu geçiş kavramını ayrıntılı ve ihtiyatlı bir şekilde yeniden ele aldı. Araştırmacıya göre, benzersiz yapılar koleksiyonu —kendisi "istisnai yapılar" ifadesini kullanıyor— açıkça önemli bir kolektif çabaya işaret ediyor ve köylerin temel bir unsurunu oluşturduklarını gösteriyor. "Ancak, " diye ekliyor, "sadece arkeolojik gözlemlere dayanarak, dine başvurmanın tamamen objektif olup olmadığı sorgulanabilir."
Hélène Huysseune, "ritüel niteliğinde" veya "kült" mimarinin, kesin anlamda bir dini ima etmediğine dikkat çekiyor. Ayrıca, Suriye'deki Jerf El-Ahmar, Dja'dé ve Tell Abr 3, Irak'taki Hallan Çemi ve Qermez Dere, Ürdün'deki Beidha gibi yerler için 1980'lerden itibaren yeni bir ifadenin ortaya çıktığını hatırlatıyor: "Olağanüstü binalar" burada kutsal alanlar olarak değil, kamusal karakterlerini vurgulamak için "topluluk binaları" veya "kolektif" olarak tanımlanıyordu.
Uzman, toplum tarafından önemli sayılan her şeyin bu mekanlarda gerçekleşmiş olmasının muhtemel olduğunu öne sürüyor. Ortaya çıkan toplumsal karmaşıklığın ilk belirtileri, bu binaların inşasında yer alan kolektif çabada görüldü. Ona göre, bu binalar "doğal olarak belirli bir otorite biçimine sahip karmaşık bir toplumsal örgütlenmenin gelişimini destekledi."
"Bu nedenle , ister avcılık ve toplayıcılık ekonomisine, ister geçimlik üretime dayalı olsun, eşitlikçi olmayan toplumların ortaya çıkışını algılamak mümkündür," diye ekliyor. "Toplumların tanımlanmış bir otorite biçimine sahip hiyerarşik bir sistem sergileyebileceği düşüncesi, 'topluluk kurma' kavramının tutarlılığını ve önemini desteklemektedir." Bu nedenle, seramik öncesi Neolitik dönemin temel özelliklerinden biri, bu büyük yapılar aracılığıyla kendini gösteren istikrarlı bir otorite yapısının varlığıdır. Bu alan, yalnızca grup düzeyinde çatışma çözümü ve karar alma süreçlerini kolaylaştırmakla kalmaz, aynı zamanda yerleşik yaşam tarzından kaynaklanan daha büyük gruplar arasında uyumu da teşvik eder.
İfade dolu insan figürleri
Klaus Schmidt'in ölümünün ardından, kazıların yönetimi, sit alanının UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne alınmasından bir yıl sonra, 2019'da Necmi Karul'a emanet edildi. Ertesi yıl, arkeolog, bölgedeki on iki sit alanını kapsayan ve yarısından fazlası uluslararası olmak üzere yaklaşık otuz akademik kurumu bir araya getiren "Taş Tepeler" adlı bir projenin başına getirildi. Şu anda projede eş zamanlı olarak 200'den fazla araştırmacı çalışıyor; bunların yaklaşık ellisi sadece Göbeklitepe'de bulunuyor. O zamandan beri sürekli genişleyen araştırma alanları, sayıca çok oldukları kadar geniş de görünüyor.
Klaus Schmidt'in antik Yunanistan'da kutsal alanlar olarak tanımlanan temenos'a benzettiği "olağanüstü binaları" çevreleyen daha küçük taş yapılar, gerçekten de konut oldukları kanıtlanmıştır. Her kazıyla birlikte sayıları artmaya devam etmektedir. Bacalar, taş kaplar, aletler ve diğer özellikler: her şey Göbeklitepe ve çevresinde yerleşik bir nüfusun geliştiğini göstermektedir. Necmi Karul, "Büyük ve küçük tüm bu binaların neredeyse kesinlikle aynı anda, neredeyse eş zamanlı olarak inşa edildiğini" öne sürüyor.
Son tahminlerine göre, burada 500 ila 1500 kişi birlikte yaşamış ve yaklaşık 1500 ila 2000 yıl boyunca bu alanda ikamet etmişlerdir. Arkeolog, "Bu olağanüstü yapıların tek bir işlevi yoktu," diye doğruluyor. "Dar bir geçitten erişilen, kapalı ve üstü örtülü bir alan oluşturuyorlardı. Yaklaşık 200 kişinin bir araya gelebileceği böyle kapalı bir alanı hayal etmeye çalışın. Burada toplu buluşmalar ve ritüeller gerçekleşmiş, tartışmalar ve bilgi alışverişi için zamanlar olmuş, belki de müzik dinleme ve şenlikli etkinliklere katılma zamanları bile olmuştur. Sosyal ve sembolik yaşamları şüphesiz çok zengindi."
O dönem için son derece elverişli bir doğal çevre ve iklimden faydalanan Göbeklitepe, kolayca ulaşılabilen karst kayalıkları, bol bitki örtüsü ve yıl boyunca yaban hayatıyla, bitki ve hayvanların evcilleştirilmesinden çok önce buraya yerleşen avcı-toplayıcı nüfusun bir bölümünü kendine çekti. Buradan, yer değiştirmek zorunda kalmadan 20 kilometrelik bir yarıçap içinde geçimlerini sağlayabiliyorlardı. Kazılar sırasında kalıntıları bulunan yabani buğday, meyve ve baklagiller her yerde yetişiyordu. Necmi Karul'a göre bu, "oldukça eşsiz bir koşullar dizisi " yarattı.
Son keşifler, muhtemelen ölümle bağlantılı, etkileyici insan figürlerini ortaya koyuyor. Küçük evlerde birkaç kafatası ve başsız bir bireyin gravürü bulundu. 2023'te, bir tür sunak üzerinde pigmentlerle boyanmış, gerçek boyutlarda bir yaban domuzu heykeli keşfedildi. Şu anda Urfa Müzesi'nde sergilenen bu heykelin, bilinen en eski boyalı heykel olduğuna inanılıyor.
Penis şeklinde sütunlar
Aynı derecede olağanüstü bir yer olan ve kayaya daha derinlemesine oyulmuş, bir günlük yürüyüş mesafesinde bulunan Karahantepe'de yapılan kazılarda yüzden fazla T şeklinde sütun ortaya çıkarılmış. Birbirine bağlı, filtreli su depolama tanklarından oluşan karmaşık bir sistem keşfedilmiş. Ayrıca, fallus şeklinde dikilmiş sütunlarla bir geçiş törenine adanmış bir mekânı andıran bir oda ve uygulaması ve anlatısı düşündürücü olan şaşırtıcı küçük bir buluntu da var: üç daire üzerine düz olarak yerleştirilmiş üç taş kasede öküz, akbaba ve tilki kalıntıları bulunmuş.
En dikkat çekici olanı ise, "olağanüstü" binalardan birinin kazısında, tarihteki en eski gerçekçi, yaşam boyutunda insan heykeli olabilecek bir buluntunun ortaya çıkarılması. Heykel, yaklaşık 2 metre boyunda, leoparla süslenmiş bir bankta oturan bir adamı tasvir etmekte. Her iki eliyle de muhtemelen ereksiyon halindeki (bilimsel terimlerle etilfallik) penisini tutmaktadır; bu da yaşam ve canlılığın sembolüdür. Özellikle belirgin kaburgaları ve omuzları ise ölümü, tek bir bedende iki kavramın ifadesini temsil ediyor olabilir.
Alman Arkeoloji Enstitüsü İstanbul şubesinin bilimsel direktörü ve Göbeklitepe ören yerindeki mimari araştırmalardan sorumlu mimar ve arkeolog Moritz Kinzel, “Bu alanların tümünün kronolojisini veya işlevlerinin aynı olup olmadığını henüz belirlemedik,” diye hatırlıyor. “Her bir stel, tıpkı bir insan grubu gibi benzersiz. Ölenleri mi temsil ediyorlar, ataları mı kutsuyorlar, hayvan heykelleriyle av sahnelerini mi resmediyorlar, genellikle agresif ifadeler mi taşıyorlar, yoksa kötü şansı uzaklaştırmak için bir işlevleri mi var?”
Hem dışarıda hem de içeride sorular bolca mevcut ve cevaplar temkinli kalıyor. "Örneğin, Karahantepe'de neden Göbeklitepe'den daha fazla insan tasviri var? Çalışmamız, bu avcı-toplayıcı grupların kozmolojisini anlamaktan ibaret ," diye devam ediyor Moritz Kinzel. Kendisi, onların düşünce dünyasının Göbeklitepe'den birkaç bin yıl önce var olduğuna inanıyor.
“Olağanüstü bir geçiş dönemindeyiz; Neolitik çağ henüz tam olarak sona ermedi ve bilişsel alanda çok şey oluyor”. Moritz Kinzel, “Avcı-toplayıcı grupların, devam eden çalkantılar karşısında Paleolitik yaşam öykülerini, miraslarını ve toplumlarını korumaya çalışmış olmaları mümkün. Bu nedenle bu yerleşim yerleri, kalıcı malzemelere kazınmış bir tepkinin ifadesi olarak yorumlanabilir” diye ekliyor.
Bölgedeki tüm alanlar, erozyonun ve sakinlerinin eylemlerinin birleşimiyle toprak ve taşlarla örtülmüş. "Olağanüstü yapıların" büyük merkezi alanları, korunmalarını teşvik etmek için son bir jestmiş gibi, çoğunlukla elle özenle doldurulmuş. Göbeklitepe'de yapılan son toprak araştırmaları, bazı yerlerde hala sekiz metreye kadar tortu bulunduğunu ortaya koymakta. Bu da uzun yıllar boyunca kazı ve inceleme yapmaya yetecek miktarda tortu anlamına gelmekte.


