3.11.2026

En güzel yalan Mı? En kötü gerçek mi?

Gerçek kazanımlar için; “En kötü gerçek en güzel yalandan iyidir” denir ya! Denmesine denir de, sonucu “Anlayana, anlayabilene göredir.”

Hatta yalan ile elde edilebilecek olanın kısa, orta ve uzun vadeli olup-olmamasına göredir. Halk arasında yalandan kısa süreli kazanım sağlayanlar için kullanılan bir söz vardır.

“Yalanın bacakları kısa olur.”

Yani, yalanın veya aldatmacanın uzun ömürlü olamayacağını, çok uzağa gidemeden veya fazla zaman geçmeden gerçeğin mutlaka ortaya çıkacağını ifade eden yaygın bir sözdür.

O halde, bugün işe yarayan kısa vadeli güzel yalanlara mı, yoksa kötü olan gerçeği görüp düzeltmeye çalışarak uzun vadeli hesaplara mı itibar edeceğiz?

Maalesef kısa vadeli güzel yalanlar ile çıkar sağlamaya kapılmış bir toplum hali ortada değil mi?

Alın size birkaç güncel örnek.

Birincisi, gerçek ve kalıcı zenginlik çalışıp üretmeye ile olabilecek iken, bu çalıp-çırparak yapılmaya çalışılması…

İkincisi, dünyada fındık üretimi hızla artarken, çeyrek asırdan yüzde 80’lerden yüzde 50’lere düşen üretime rağmen birilerinin halâ, “Bizden büyüklüğü alamazlar” diye tepinmesi!

Üçüncüsü, Türk futbolunda sap ile saman birbirine karıştırılarak kişisel hesaplar için çevrilmedik dümen bırakılmaz iken, halâ “Spor ahlâkından dem vurulması, hak-hukuktan söz edilmesi!”

*

O ki, güzel yalana olan talep ve ilgisi yüksek olan bir millet, hadi diyelim ümmetten söz eyledik, kıssadan hisse hesabıyla Nasreddin Hoca’ya bir kez daha yad edelim:

Bir gün Nasreddin Hoca (1208-1284) camide vaaz ediyordu. Cemaatten bir kısmının esnediğini, bir kısmının da uyuduğunu fark etti.

Bunun üzerine şöyle konuşmaya başladı:

“Bir sabah Akşehir’den gelirken, gölün kenarında dört ayaklı ördeklerin su içtiğini gördüm!”

“Dört ayaklı ördekler” sözünü işiten cemaat bu kez dikkatle dinlemeye başlayınca Hoca’da:

“Yahu! Siz nasıl adamlarsınız? Deminden beri vaaz veriyorum uyuyorsunuz da kuyruklu yalanı uydurunca hepinizin gözleri açıldı!”

 

MAKYAVELİZM’DEN DE ÖTE; CENGİN HAN’IN DEDİĞİ GİBİ…

 

“Amaca ulaşmak için her türlü araç meşrudur” görüşünün savunucusu düşünür, siyaset bilimci, diplomat ve yazar Niccolo Machiavelli (1469-1527) bile bugün “Her yolu mubah sayanları” görse idi ne derdi?

Tahmin edebilir misiniz?

Kesinlikle, “Ben bu kadarını kastetmek istememiştim” derdi.

Çünkü öyle veya böyle, hak etmedikleri yere çıkıp, kendilerine büyük gelen gömlekleri giyenler var ki!

“Alçak yerdeki tepecikler kendilerini zirve sanır” misali ele geçirip, oturdukları koltuklar ile makamlarının büyüklük kibrine kapılıyorlar. Bunlar günümüzde haksızlığı ve hadsizliği öylesine bir tercih aracı haline getirmişler ki, her yolu deneyerek gayrimeşruluğu mubah saymada Machievelli’ye bile “nal toplatır” haldeler.

Hatta “Şeytana uydum” u mazeret gibi söylediğinde, şeytandan bile “Ulan yaptığınız, benim bile aklıma gelmezdi” cevabını alacak reddeye de varsalar bile!

İşte bu yüzdendir resmi veya sivil kamuya ait makamlara getirileceklerde liyakata bakılmaması.

Liyakat ile makamı temsil etme meşruluğunun öyle veya böyle kapsam dışına itilerek gerçekte küçük adamlara bırakılması.

Eeee! Söz konusu büyük-küçük adamlar olunca da gel de Moğol İmparatoru Cengiz Han’ın kıssasını hatırlama, tekrar tekrar hatırlatma bakayım:

Ünlü Moğol imparatoru Cengiz Han’ın tahtı, at üstünde göçebe yaşayan Türklerin saldırıları ile sallanıyor, devlet zaafa uğruyor, orduları yenilgi üzerine yenilgi alıyordu.

Cengiz Han, akıl danesi danışmanlarını topluyor ve, "Neden bu işler kötü gidiyor? Niye yeniliyoruz?" diye soruyor ve “Kaygılanıyorum” diyor.

Danışmanlardan her kafadan bir ses çıkıyor. “Asker öyle yapıyor, atlar böyle koşuyor” diyerek komutanlar birbirini suçluyorlar.

Cengiz Han, hışımla ayağa kalkıyor ve “Yeteeer” diye bağırıp haykırıyor:

"Ben size neden olduğunu söyleyeyim?

Hele şimdiki halinizi gördükten sonra çok daha iyi anladım.

Ben, seçim yaparken, bilemedim.

Büyük işlerin başına küçük adamları, küçük işlerin başına da büyük adamları getirdim.

Büyük adamlar, küçük işleri önemsemediler.

Gereğini yapmaya tenezzül etmediler.

Büyük işlerin başına getirdiğim küçük adamlarda, onların üstesinden gelemediler.

Altında ezildiler. Koskoca devlet bu yüzden yeniliyor, yıkılıyor."

 

HANGİSİ AYIP? BİLMEMEK Mİ? ÖĞRENMEMEK Mİ?

 

Şayet mesleğimizin ustalarından araştırmacı-gazeteciliğin öncülerinden rahmetli Uğur Mumcu’nun (1942-1993), “Bilgi sahibi olmadan, fikir sahibi olanlar” diye taraf ettiklerinden değilseniz, “Bilmemek ayıp değil, öğrenmemek ayıptır.”

Amma, doğru lâf etmeyi değil de, çok konuşmayı marifet sayanların cirit attığı bir toplumda iseniz, ben diyeyim “Cahil olmak”, siz söyleyin “Hiç bilmemek” daha geçerlidir.

Çünkü bilmeyenler çok lâf üreterek bilgisizliklerini kamufle etmeye çaba gösterirler. Hem de, “Çok lâf yalansız olmaz” deyimine rağmen!

Kıssadan hisse:

Adamın biri, İmam Ebû Yusuf'a (731-798) öğrenmek istediği bir şeyi sorar. O da:

-"Bilmiyorum" der.

Adam:

-"Mademki bilmiyorsun, öyleyse ne diye devlet hazinesinden boşuna aylık alıyorsun" deyince, İmam Yusuf şu cevabı verir:

-"Ben bildiklerim için para alıyorum. Bilmediklerim için alsaydım, hazinede para kalmazdı."

 

DÜNDEN BUGÜNE

 

Bundan 18 yıl önce, “Şerefi Arayanlar” başlığı atarak kelimeleri satırlara dizmişiz:

 

Bir şerefli-şerefsiz nitelemesidir gidiyor.

Hem de koca koca adamlarca.

İlle de, milletten vekâlet alanlar arasında!

Ben milletin böyle bir tartışma için vekâlet verdiği kanaatinde değilim.

Birileri şeref arıyorsa, önce “Kendine baksın” derim, sonra da kıssadan hisse olsun diye bir tarihi olayı hatırlatmak isterim.

*

Waterlo savaşıyla müttefik orduları karşısında yenilgiye uğrayan Fransa, anlaşma için masaya oturmuştu.

Fransa adına da yuvarlak masada Napolyon yer alıyordu.

Söz sırası İngiliz mareşaline geldiğinde, Napolyon’u sert bir dille eleştirmeye başlamıştı.

Napolyon müdahale etmek istediğinde ise, “Sen sus. Sesini kes! Sonra sen hep, “Para para para” diyen ve onun için mücadele eden birisi değil misin?” diye sorar ve ardından ekler:

-“Ama bak biz İngilizler öyle miyiz? Biz şan ve şeref için mücadele ederiz.”

Napolyon’un cevabı çok nettir: “Herkes kendinde olmayan için mücadele eder.”

 

KISSADAN HİSSE

 

Ünlü Amerikalı şair-yazar Ralp Emerson (1803-1882), kitaplarla ilgili gerçeği şöyle ifade etmiş:

“En yüksek uygarlıkta bile kitap okuman halâ en büyük zevktir. Onunla kendilerini tatmin edebilen insanlar, felâketlere karşı panzehire sahiptirler.”

Karadeniz'in İlk ve Tek Ekonomi Portalı

Okumak İçin Resimlere Tıklayınız.
Kapat
× Anasayfa Abone ol Tüm haberler Ekonomi Bölgesel Şirketler Gündem Belediye Sektörler Politika e-Dergi e-Gazete Web TV Künye Karadeniz sohbetleri Yazarlar